Foucault: Panoptikon Toplum

Giriş

Foucault'un felsefesi 3 döneme ayrılır.  1960'ların arkeolojik dönemi, 1970'lerin jeneolojik         dönemi ve 1980'lerin etik dönemi...

1960'lar: Biyoloji, dilbilim, ekonomi ve tıp
1970'ler: söylem analizi, yerini iktidar ilişkileri analizine bırakır
1980'ler: Öznel deneyimlerin inşa edilme süreçleri

Foucault'u post yapısalcığın en önemli temsilcilerinden biri olarak göstermek mümkündür. Postyapısalcılık, özü itibariyle insan öznesine ilişkin bir eleştiriyi içerir ve insan bilimlerinin insanı anlamaya katkıda bulunan son 30 yıllık kavramlarını bozmak gerektiğini ifade ederek, tarihselciliği eleştirdi.

Doğruluğu metnin içinde veya arkasında gören yapısalcılıktan farklı olarak postyapısalcılık, okuyucunun katkısını vurgulamış, okuyucuyla metin arasındaki karşılıklı etkileşimi üretkenlik olarak değerlendirmiş ve doğruluğu okuyucunun performansıyla ilişkilendiren bir yol önermiştir. Bu açıdan bakıldığında post-yapısalcı felsefenin önemli bir bölümünü yazarlarca ya da okurlarca metinlerde oluşturulan anlamların nasıl oluşturulduklarını sorgulamaya yönelik bir anlam, dil ya da metin felsefesi oluşturmaktadır." (Cevizci, 1997, s 363-364)

Post-yapısalcı felsefe, Descartes'ın bölünmez özne anlayışına ve öznenin bütüncül bir bilince sahip olduğu fikrine karşı çıkarak, insan öznenin temelde dil yoluyla yapıldığını savunur.
Foucault, öznelliğe tanınan konumu yadsıyan görüşleri destekleyerek, insan teriminin yalnızca modern dünyanın bir özelliği olarak kullanıldığını ve bunun insan yaşamı ile düşüncesinde hiçbir anlamı bulunmadığına işaret eder.

Foucault, modern toplum bilimlerinde, öznelliğin, öncellik üzerine kurulup işlendiğini belirtir ve modern "yapısalcı insan bilimleri"nin hem insanın hem de dünyanın aynı anda, dünyanın anlamının kurucu kaynağı ve herhangi bir nesne olarak çözümlendiğini de öne sürer.

Foucault, filozofların bilinç düzeyinde kalarak, insanı dünyanın içinde bulunan bir nesne olarak betimlenemeyeceğini ifade ederek, açmazın ancak insan da dahil olmak üzere bir bütün olarak dünyanın kendisinin, dünya içinde bir nesne olmayan bilinçdışı bir bilinç tarafından kurulmuş olabileceğinin düşünüldüğü vakit ortadan kalktığını ifade eder.

Foucault'nun istediği türden bir açıklama yalnızca yapısalcı toplum bilimlerince, özellikle de Lacan'ın ruh çözümlemesi ile Levi-Strauss'un insanbiliminde sunulmaktadır. Dolayısıyla Foucault'ya göre olağan toplum bilimleri ile yapısalcı toplum bilimleri arasındaki kilit değerdeki ayrım, olağan toplum bilimlerinin tam tersine yapısalcı toplum bilimlerinin bilinci, dolayısıyla da onun dünya temsillerini çok daha temel ilkelere dayanarak açıklayabiliyor olmasında kendisini göstermektedir.  Foucault bir anlamda bu yapısalcı toplum bilimlerinin, varsaydıkları temel insan kategorilerinin temelsizliğini göstermek yoluyla modern toplum bilimlerinin dayanaklarını çökertmeye yönelik bir açıklama sunduğuna dikkat çekmektedir. Foucault, insan gerçekliğini anlamaya yönelik en derinlikli yaklaşımın bundan böyle özne ile onun öznel temsilleri uyarınca değil, ancak bilinçdışı kaynaklı yapısal dizgelerin izi sürülerek sunulabileceği sonucuna varmaktadır. (Güçlü, A.; Uzun, E.; Uzun S.; Yoksal H. 2008)

Foucault'un iktidar tasarımı

Foucault iktidar kavramına özel bir ilgi göstermiştir. Foucault, iktidarı tek yönlü bir anlama olarak görmemektedir. Bu yüzden de Foucault'un iktidar kavramı, diğer tanımlara göre ciddi farklılıklar taşımaktadır. Foucault, iktidar tanımını yaparken, bilgi ve iktidar arasındaki duruma göre değerlendirme yaparak, bu duruma dayalı yaygın düşünceyi ters düz eder. “Genelde bilgiyi biz, iktidar eliyle yapmak istediklerimizi yapabildiğimiz ama o olmadan yapmak istediklerimizin hiçbirini yapamadığımız bir bağlamda düşünürüz. Foucault, bilginin başkaları üzerine yüklenen bir iktidar olduğunu, buna bağlı olarak da başkalarını tanımladığını öne sürer. Ona göre bilgi, özgürleşmenin önünü keserek gözetlemeye, düzene sokmaya, disipline etmeye yönelik bir kip halini alır.” (Sarup, 2004: 101).

Foucault'a göre özne, tarihsel güçlerin ürünüdür ve farklı ekonomik ve siyasi koşullar farklı öznelerin üretilmesiyle sonuçlanmaktadır.

"İktidarın bir bireyin öteki bireyler üzerindeki, bir grubun öteki gruplar üzerindeki homojen bir egemenliği olarak ele alınması doğru değildir. Egemenliği elinde bulunduranlar ile ona sahip olmayanlar, ona katlananlar arasında paylaşılan bir şey olarak da düşünülmemesi gerekir. Bu bakımdan, ona göre, iktidar yeri belirlenemez olan, hiçbir zaman birilerinin elinde bir zenginlik ve bir mal gibi sahiplenilebilir olmayan, sadece dolaşımda olan ve işleyen bir şey olarak çözümlenmelidir. Bu açıdan bakıldığında, bireyin iktidarın karşısında durduğunun değil, onun hem etmeni hem de aracısı olduğunun ve iktidarın kendisini oluşturan bireyler aracılığıyla yayıldığının düşünülmesi gerekir" (Foucault, 2002: 43-44).

Foucault'nun post- yapısalcılık anlayışında iktidar tasarımının kilit değerde bir önemi bulunmaktadır. Foucault'a göre iktidarın üç temel özelliği bulunmaktadır:

(1) iktidar üretkendir; belli bir dizgenin getirdiği sınırlamalara bağlı olarak yalnızca baskın ya da dışlayıcı bir gücü dışa vuruyor değildir; yeni bilgi bölgeleri ile yaşam pratiği alanları da yaratmaktadır;

(2) iktidar, tek bir denetim merkezi içine yerleştirilebilir bir şey değildir; toplumsal dizgenin bütününe sayısız yerel güç alanlarıyla yayılmış durumda bulunmaktadır. Söz konusu alanlar birbirleriyle etkileşim içindedirler ama hiçbir durumda kendi içinde bütünlüklü, dolayısıyla da birleşik bir iktidar rejimi oluşturmazlar;

(3) iktidar, bilgi dizgelerinden ayrılamayacak denli onlarla iç içe geçmiş olsa da, bu tür dizgeler içindeki gösterenler ile gösterilenler arasındaki oyundan çok daha fazla bir şeydir; bir bedenin bir başkası üzerindeki belirleyici eylemidir.

Foucault'a göre, bilgi hiçbir zaman iktidardan bağımsız olamaz. Bilginin yayılımı ile iktidarın yayılımı tarihin başından beri eş zamanlı olarak geliştiler. Bu örneğe şu an günümüzde de rastlamak mümkündür. Kişilerin eylemlerinin özgür irade ile gerçekleştiği iddia edilmesine rağmen, bireylerin en basit gündelik hareketleri dahi şu an gözetim altında tutulmaktadır. Bazılarımız buna "elektronik panoptizm" bazılarımız ise "enformasyon gözetim" diyor. Bu süreç, egemen olanın toplum üzerinde egemenliğini sağlama sürecidir.  “Bu yüzden gözetim olgusu hem toplumsal denetim hem de iktidar ve egemenlik ilişkileriyle doğrudan ilişkilidir” (Dolgun, 2005, s. 14).

Foucault: Panoptikon Toplum

Foucault, Bantham’ın Panoptikon hapishane mimarisinden hareketle, görmeye olanak taşıyan tekniklerin nasıl kontrol etmeye dönüştüğünü açıklamaya çalışır. Foucault, iktidarların gelişmesiyle birlikte, bireylerin kontrol altında tutulması için özel bir çaba sarf edildiğine ve bu kontrol mekanizmasının iktidarın yaşaması için şart olduğuna işaret eder. Bantham’ın Panoptikon Mimarisi şu ilkelere dayanır;

Çevrede halka halinde bir bina, merkezde bir kule; bu kulenin halkanın iç cephesine bakan geniş pencereleri vardır. Çevre bina hücrelere bölünmüştür; bunlardan her biri binanın tüm kalınlığını kat etmektedir. Bunların biri içeri bakan ve kuleninkilere karşı gelen, diğeri de dışarı bakan ve ışığın hücreye girmesine olanak veren ikişer pencereleri vardır. Bu durumda merkezi kulede tek bir gözetmen ve her bir hücreye tek bir deli, bir hasta, bir mahkûm, bir işçi veya bir ilkokul çocuğu kapatmak yeterlidir. Geriden gelen ışık sayesinde, çevre binaların içindeki küçük siluetleri olduğu gibi kavramak mümkündür. Ne kadar kafes varsa, o kadar küçük tiyatro vardır, bu tiyatrolarda her oyuncu tek başınadır, tamamen bireyselleşmiştir ve sürekli olarak görülebilir durumdadır. Görülmeden gözetim altında tutmaya olanak veren düzenleme, sürekli görmeye ve hemen tanımaya olanak veren mekânsal birimler oluşturmaktadır. Sonuç olarak, hücre ilkesi tersine döndürülmekte veya daha doğrusu onun üç işlevi –kapatmak, ışıktan yoksun bırakmak ve saklamak- ters yüz edilmektedir; bunlardan yalnızca birincisi korunmakta ve diğer ikisi kaldırılmaktadır. Tam ışık altında olma ve bir gözetmenin bakışı, aslında koruyucu olan karanlıktan daha fazla yakalayıcıdır. (Foucault, 2006, s. 295-296).

Panoptikon tarzı hapishanelerin bir diğer özelliği ise, mahkumun görülmekte ancak göreni görememekte olmasıdır. Panoptikon'un büyük etkisi ise, mahkumun bir bilginin nesnesi olması ancak iletişim kuramamasında yatmasıdır. "Tutukluda, iktidarın otomatik işleyişini sağlayan bilinçli ve sürekli bir görünebilirlik hali yaratılmaya çalışılmaktadır" (Foucault, 2006, s. 297). Foucault, Panoptikon modelini etkili bir disiplin yöntemi olarak belirtir. Dahası bu ilke, sadece hapislerde değil, toplum içinde bir çok kurumda da kullanılmaya başlanınca, Panoptikon ilkesi artık bir disiplin yöntemi olarak uygulanmaya başlanmış oldu. “Böylelikle iktidar son derece ekonomik, verimli ve tekili bir şekilde toplumu disiplin altına alır” (Keskin, 2005, s. 18).

Panoptikon çok farklı arzulardan hareketle, türdeş iktidar etkileri imal eden harika bir makinedir. Gerçek bir tabi olma durumu, hayali bir şekilden mekanik olarak doğmaktadır. Öylesine ki mahkûmu iyi davranmaya, deliyi sakin olmaya, işçiyi çalışmaya, okul çocuğunu özenli olmaya, hastayı tedaviye uymaya zorlamak için güç kullanmaya gerek kalmamaktadır. (Foucault, 2006, s. 299).

Yukarıda Foucault'un da bahsettiği gibi gibi, Panoptikon sadece hapishanelerde, mahkumu gözaltında tutmak için değil, dünyanın tüm noktasında kontrol mekanizmasını sağlamak için kullanılmıştır. Bir çok işyerinde yönetim katının en üstte olmasının temel prensibi de bu yüzden kurulmuştur. Dahası, bir işçinin yöneticilerden bahsederken "üstlerim" demesi de tam olarak bu kavram üzerine kurulabilecek bir yapıdır.

“Foucault’a göre panoptikon, modern yaşamı yöneten öznelleştirme süreçlerinin tipik bir örneğidir. İktidar toplumu bireysel birimler halinde düzenler, bunun amacı özneyi maksimum görülebilir bir sistem içerisinde gözlem altında tutmaktır. Bu, en etkin şekilde kurumlarda işler. Hastaneler, okullar ve üniversiteler, bankalar, sosyal güvenlik ve vergi daireleri, hepsi bizimle ilgili dosyalar tutar. Bunları basitçe unutur geçeriz ya da onları bu kurumların işleyişinin kaçınılmaz ve zorunlu bir parçası olarak kabul ederiz. Ancak onlar etkili toplumsal gerçekliğimizdir ve bizimle ilgili, kontrolümüz dışında manipüle edebilir ‘hakikatler’ içerirler. Dosyaların kendileri gibi, hakkımızda içerdikleri hakikatler de, bizim tasarrufumuzda değildir” (Mansfield N. 2006, 81)

İktidarın gözünün sürekli toplumun üzerinde olmasına rağmen iktidar, çok da fazla göz önünde değildir. İktidarın özünde gizliliğin yattığını dikkate alındığında iktidarla toplum arasında asimetrik bir ilişkinin olduğu açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır

“Feodal tipteki bir toplumda siyasi iktidar esas olarak yoksulların senyöre ve zaten zengin insanlara vergi ödediği, aynı zamanda onlar için askerlik hizmeti yaptığı bir iktidardı.Fakat kişilerin ne yaptığıyla hiç ilgilenilmiyordu, siyasi iktidar buna, sonuç itibarıyla, ilgisizdi. Bir senyörün gözünde varolan şey, toprak, köyü, köyünde oturanlardı, ailelerdi, fakat bireyler, somut olarak, iktidarın gözüne gözükmüyordu.Bir an geldi ki, herkesin iktidarın gözü tarafından fiilen algılanması gerekli oldu, kapitalist türde bir toplum olsun istendi, yani mümkün olduğunca yaygınlaştırılmış, mümkün olduğunca verimli bir üretimle birlikte; işbölümünde kimilerinin şu işi, kimilerinin bu işi yapmasına ihtiyaç olduğunda, halkın direniş hareketlerinin, ataletin ya da isyanın, doğmakta olan tüm bu kapitalist düzeni altüst etmesinden korkulduğunda, o zaman, her bireyin somut ve keskin gözetlenmesi gerekli oldu...” (Foucault, 1992, 55)

Foucault'nun panoptikon yapısını neden iktidarın metaforu olarak gösterdiğini yukarıdaki açıklamada temellendirmiştir.  Foucault, kapitalizmin egemen olduğu sistemde, iktidarın değişiklik gösterdiğinden, tek kişilik ve yüzü sürekli görünen bir kral iktidarı yerine, kim olduğu bilinmeyen, ulu orta cezalandırmalar yerine iktidarın empozesiyle kendini kontrol ettiği bir varlığa bürünmüştür. İktidar artık biçim değiştirmiştir. Tamamıyla farklı bir otorite yöntemi kullanarak, kişinin iktidarı değil,"gözün iktidarı" olmuştur.  Foucault, daha da ileriye giderek, 21. Yüzyıl'da toplumların ve dahası dünyanın dev bir panoptikon olduğundan söz ederek iktidarların, tasarımda da bulunan "dev kule"den ibaret olduğunu belirtir. Foucault, o kulenin tepesinde sürekli olarak gözetleyen iktidar imgesinin, aslında vücutsuz kulenin üzerinde yüksekte yer alan dev bir göz olduğundan söz eder; dev göz iktidarın gözüdür. Gözetlemekten vazgeçmeyen ancak ne vücudunu gördüğümüz ne de kim olduğunu bildiğimiz bir imgedir. Çünkü iktidar görünmezdir.

İktidarın gözü bağlamında dünyadan örnekler

İktidarın gözü bağlamında olaya bakıldığında, dünyanın bir çok noktasında göz tasarımlarını bulunduğuna şahit olmak mümkündür. Bilinen en eski "göz" tasarımı Mısır uygarlığının temellerinde bulunmaktadır.  Horus'un gözü olarak bilinen gösterge, manevi anlamıyla, vicdanın gözünden hiçbir şeyin kaçmayacağından, insanın iç dünyasının her niyetini ve yaşamdaki her davranışını gözden kaçırmayan bu merhametsiz yargıcın keskin bakışını sembolize eder.

Bir başka örneği ise bir kitaptan ve sonrasında filmleştirilen "Yüzüklerin Efendisi"nden metaforik olarak verebiliriz.

Sauron, J.R.R Tolkien’in yazmış olduğu kitaplarda kurguladığı Orta Dünya evreninin kötü ırkıdır. İlk dönemlerde kötülük yapmayan Sauron kitapta anlatılan Orta Dünya’nın, çeşitli dönemlerinde kötü taraflara geçer. Pek çok ırka karşı kötülük yapan Sauron, özellikle yaptığı son savaşta yenilgiye uğrar ve bedenini kaybeder.Tek bir gözden ibaret hale gelir.Ancak ölmez, çünkü gücünün büyük bir kısmını yüzüğe aktarmıştır. Sauron’un yarattığı kötü ırkın ve kendisinin yok edilebilmesi için yüzüğün, Sauron’un gözetlediği Mordor dağının içerisindeki lavlara atılması gerekmektedir. Üç film boyunca Sauron’un gözünden ‘’her şeyi gören göz’’ olarak bahsedilmektedir.

Filmde de iktidar olan gücü temsilen bir kule üzerinde yer alan göz göstergesine tanık olmaktayız. Sauron’un gözü gerek kulenin üzerinde yer alışı, gerek tek büyük bir göz oluşu, gerekse adeta bir iktidar olan güç temsilcisi olması nedeniyle tüm bağlamsal özellikleri taşımaktadır. Bu noktada, iktidarın temsili olarak gösterilmesi beklenen göstergenin, göz olarak tercih edilmesi de dikkat çekicidir.

Sonuç

Özetle Foucault, uygarlığın, gözetim uygarlığı olduğunu ifade ederek, görünmeyen iktidarın kendi kurallarını nasıl oluşturduğunu aktarır. İktidar, bireyin hayatında ve toplumsal hayatının her aşamasında kendini hissettirmekte ve bireyden habersiz bir şekilde baskı oluşturmaktadır. Dolayısıyla, Foucault'a göre, iktidarı herhangi bir bireye bağlamak mümkün olmayacaktır. İktidar, kendini bireyde oluşturmakta ve ilkelerini bireyde uygulamaktadır.

Foucault, kapitalizmin gelişmeye başladığı dönemlere yönelik yaptığı incelemesinde, Panoptikon tanımlamasına fabrikaları da dahil etmiş ve işçilerin daha verimli olmaları ve sermayeye daha çok kazandırmaları için gözetlenmeleri ve disiplin altında tutulmaları gerektiğini de belirtmiştir. Foucault'a göre, birey her yerde gözetim altında tutulmakta ve iktidarın daha iyi işleyebilmesi adına normalleştirici süreçlere tabi tutulduğundan bahseder.

Modern toplumda, “Panoptisizm, amacı ve sonucu hükmetme ilişkileri değil disiplin ilişkileri olan yeni bir ‘siyasal anatomi’nin genel ilkesi”ni oluşturur (Foucault, 1991: 208-209). “Panoptik mekanizma sabit görmeyi ve derhal anlamayı mümkün kılan mekansal birimleri düzenler. Kısaca, zindanın ilkesini tersine çevirir; veya daha çok -kapatma, ışıktan yoksun etme, saklamadan oluşan üç işlevinden yalnızca ilkini korur, diğer ikisini saf dışı bırakır. ... Görünürlük bir tuzaktır” (Foucault, 1991: 200). Panoptikon’un insan üzerindeki en temel etkisi, insan üzerinde bir bilin oluşturarak, onun sürekli görülebildiğini düşündürerek, iktidarın otomatik işleyişini garantiye almaktır. Temel prensip, mahkumun ne an gözetleneceğini bilmeden, sürekli gözlenebileceğinden emin olmasıdır. Böylelikle mahkum, iktidarın kontrolü altında olmasa bile iktidarın taleplerini yerine getirebilecektir.

İktidar, kişiyi bireyselleştirerek ve bu bireyleri çoğaltarak denetim kurmayı başarırı. Böylece toplumsal bir denetim mekanizması olan Panoptikon oluşmuş olur. Küresel egemenlik kurmuş olan kapitalizmin kendini sürdürebilmesi bu yapı sayesinde olanaklı olmuştur. Bireyler, iktidar-bilgi sarmalında oluşan eylem ve düşüncelerini kendilerinin özgür seçimi olarak algılarlar. Özneleşme biçimleri, iktidar ilişkilerinde bireylerin boyun eğmelerinin bir olarak kullanılır. Toplumsal olarak hareket halinde olamayan özneler, sürekli gözlendiklerini bilerek, hareketlerini de bunun üzerine kurgularlar ve bireysel yaşamlarında, örgütlenmeden yaşamlarına devam ederler.

Kaynakça
Cevizci, A. (1997). Felsefe Sözlüğü, Ankara: Ekin Yayınları
Dolgun, U. (2005) İşte Büyük Birader, İstanbul: Hayy Kitap.
Foucault M. (1992), İktidarın Gözü ,İmge Kitabevi, İstanbul,
Foucault, M. (2006) Hapishanenin Doğuşu, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, Ankara: İmge Yayınevi.
Foucault, M., Toplumu Savunmak Gerekir, Çev. Şehsuvar Aktaş, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2002.
Foucault, M. (1991). Discipline and Punish: The Birth of the Prision. Tr. by Alan Sheridan. London: Penguin Boks.
Gary T. Marx (1985). “The Surveillance Society: The Threat of 1984-Style Techniques”, The Futurist
Güçlü, A.; Uzun, E.; Uzun S.; Yoksal H. (2008) Felsefe Sözlüğü, Bilim ve Sanat Yayınları
Mansifeld, N. (2006).  Öznellik: Freud’dan Haraway’e Kendilik Kuramları  , çev. Hüsamettin Çetinkaya ve Rahmi Durmaz. İzmir: Aralık.
Madan S. (2004), “Post-yapısalcılık ve Post-modernizm” Çev. A.Güçlü, Bilim ve Sanat Yay, Ankara.

Comments

Popular posts from this blog

UBP'de kafa karışıklığı çok büyük

"Vatan sevdasını, vatan aşkını öğrendim"

Neden sendika?